“Epstein” Yazılıp “Çürüme” Diye Okunur
İnsan hakları, çocuk hakları, uluslararası hukuk ve barış gibi evrensel değerlerin büyük ölçüde birer kandırmaca ve paravan olduğu gerçeği, aslında Gazze ile insanlığın yüzüne çarpılmıştı. Ancak hipnoz edici ekranlar aracılığıyla izlediğimiz canlı soykırım görüntüleri, çelişkili bir etki yarattı: Bir yandan özellikle Batı toplumlarında bastırılmış vicdanları uyandırarak küresel boykotları, Sumud gibi direniş pratiklerini ve yeni etik sorgulamaları tetikledi; öte yandan ise uzun süredir medya hipnozu altında uyuşmuş kitlelerde duyarsızlığı daha da derinleştirdi. Bu derinleşme, zamanla yalnızca kayıtsızlığa değil, duyarlılık çağrılarına yönelen bir öfke ve huzursuzluk tepkisine de dönüştü. Epstein meselesinde de aynı örüntünün tekrarlandığını görüyoruz ve görünüşe bakılırsa bu döngü, farklı adlar ve yeni skandallarla yeniden üretilmeye devam edecek.
Gazze’de işlenen soykırımla uluslararası hukukun askıya alınması ve çocuk istismarının küresel elit ağlarında örtbas edilmesi aynı yapısal mantığa dayanır: Güç, kendi suçunu evrensel değerler söylemiyle maskelemektedir. Bugün Epstein üzerinden yaşanan şok da tıpkı Gazze’de olduğu gibi, kimi vicdanları uyandırırken, kimi zihinlerde rahatsız edici bir huzursuzluğa ve savunmacı inkâra yol açmaktadır. Ve büyük olasılıkla bu döngü, yeni isimler ve yeni skandallarla tekrar edip duracaktır.
Belki de mesele artık yalnızca büyük kötülükler ya da “istisnai canavarlar” değil; aksine, sıradanlık içinde eriyen, gündelik hayata uyumlanmış bir kötülük rejimidir. Bugünün dünyasında bu kötülüğün sıradanlığı artık ekran akışları, alışveriş sepetleri, “trend” listeleri ve gündelik tüketim ritüelleri aracılığıyla yeniden üretilmektedir. Gazze’deki yıkımın hemen ardından reklama girilmesi ya da Epstein belgeleri tartışılırken algoritmanın bir sonraki videoya sürüklemesi tam da bu düşünmeme hâlinin teknolojik biçimidir. Duyarsızlık, tekrar tekrar aktif olarak üretilen bir durumdur. Gösteri toplumunda gerçek, seyirlik bir nesneye dönüştürülerek etkisizleştirilmektedir. Acı görüntüleri izleriz, “fikir” belirtiriz, paylaşırız; fakat bu dolaşım, eyleme değil çoğu zaman rahatlamaya hizmet eder. Vicdan, tüketilip boşaltılan bir duyguya dönüşür. Kimse kendini sorumlu hissetmez, çünkü her şey “sistem”, “piyasa”, “prosedür” ya da “karmaşık jeopolitik dengeler”in içine gömülmüştür. Böylece çocuk istismarı elit ağlarda “skandal”, soykırım ise “çatışma” olarak yeniden adlandırılır; kelimeler, vicdanın yerine geçer.
Tüketim çılgınlığı ise bu ahlaki uyuşmanın hem taşıyıcısı hem de ödül mekanizmasıdır. Sürekli satın alan, sürekli yenilenen, sürekli meşgul edilen birey için durup düşünmek neredeyse bir lüks haline gelir. Rahatsızlık hızla bastırılır: yeni bir ürün, yeni bir dizi, yeni bir gündem. Sistem, bireye şunu fısıldar: Dünya korkunç olabilir ama sen hayatına devam et.
Bu nedenle Epstein de, Gazze de, başka adlarla başka coğrafyalarda yaşananlar da aynı yapısal soruya bağlanır: Kitleler nasıl oluyor da bu kadar büyük kötülüklerle birlikte yaşayabiliyor? Cevap, mutlak cehalet ya da doğrudan kötülük değildir; cevap, sıradanlaşmış duyarsızlık, estetikleştirilmiş şiddet ve tüketimle uyuşturulmuş bilinçtir.
Pekiyi bu uyuşmuşluktan ve çürümeden nasıl sıyrılabilir insan? Cevap her zaman yanıbaşımızdaki en basit eylemdir; sapkınlığı besleyen ve çocuklarla beslenen dev küresel şirketleri sen daha fazla besleme! Tüketme! Çünkü tüketirken tükenen sensin! Tüketimi minimuma indirmek, ekran süresini minimuma indirmek, dev küresel şirketleri boykot etmek ve bu tutumu yaymak sürekli tekrarladığımız andımız olmalı; her yerde ve her zaman ve herkesle birlikteyken değişmeyen virdimiz olmalı. Büyük kuşatma ve büyük kapatmaya karşı tek direnç yolumuz minimalistik ve doğal bir yaşam, boykot ve sonsuz bir ümittir; bireysel ve toplu direnişin anlamlı ve işlevsel olduğuna dair ümit! Yaşasın vicdan, yaşasın ümit!