Hak İle Olmak Ya Da Güçlü Olmak

Muhammed Aydın

Hak İle Olmak Ya Da Güçlü Olmak

Tarih boyunca insanlığın önünde duran en büyük soru(n)lardan biri şudur: Bir toplumda hak mı belirleyicidir, yoksa güç mü? Adalet mi sözü söyler, yoksa sözü en güçlü olan mı haklı kabul edilir?

Ne yazık ki bu sorunun cevabı, çoğu zaman olması gerekenle olan arasındaki uçurumda gizlidir.

Hak, insanın doğuştan sahip olduğu onurun, özgürlüğün ve eşitliğin ifadesidir. Bunları ne yöne kanalize etmesi de önem arz etmektedir. Güç ise bazen bir makamda, bazen parada, bazen kalabalıkların desteğinde, bazen de korku salabilme yeteneğinde kendini gösterir. Normal şartlarda güç, hakkı korumak için kullanılacaktır. Ancak işler tersine döndüğünde, güç hakka hizmet etmek yerine onun yerine geçmeye başlar.

Peki, hak gücün yerine ne zaman geçer?

Hak, hukukun sustuğu, vicdanın geri çekildiği ve gücün hesap vermekten kurtulduğu yerde güç karşısında yenilmeye başlar.

Bir insanın haklı olması yetmiyorsa, kendini ifade edebilmek için güçlü bir makama, nüfuza ya da desteğe ihtiyaç duyuyorsa orada ciddi bir sorun var demektir. Çünkü adalet, kişinin kim olduğuna göre değişmemelidir. Aynı davranış, güçlü biri yaptığında görmezden geliniyor, güçsüz biri yaptığında cezalandırılıyorsa artık ortada eşitlikten söz etmek mümkün değildir.

Güç, kendisini haklı göstermek konusunda maharetlidir. Kendi çıkarını kamu yararı gibi sunabilir, eleştiriyi düşmanlık olarak nitelendirebilir, itirazı ise bir tehdit olarak görebilir. Zamanla insanlar gerçeği söylemek yerine başlarına ne geleceğini hesaplamaya başlar. İşte o an, korku adaletin önüne geçer.

Oysa gerçek adalet, güçlülerin alkışlandığı yerde değil, haksızlığa uğrayanın sesi duyulabildiği yerde ortaya çıkar.

Bir toplumda hak aramak, cesaret isteyen bir eyleme dönüşmüşse; insanlar doğruyu söylemekten çekiniyor, haksızlığa uğradıklarında yalnız kalacaklarını düşünüyorlarsa yalnızca bireyler değil, toplumsal vicdan da yara almış demektir. Çünkü adaletin olmadığı yerde güvensizlik büyür, güvensizliğin olduğu yerde ise insanlar birbirine değil, gücü elinde tutana bakmaya başlar.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir gerçek var: Gücün varlığı tek başına adaletsizliğin kanıtı değildir. Devletin, kurumların ve yöneticilerin gücü elbette olmalıdır. Asıl mesele, bu gücün hangi sınırlar içinde kullanıldığıdır. Hukukla denetlenmeyen, hesap vermeyen ve eleştiriye kapalı bir güç, zamanla kendisini her şeyin üzerinde görmeye başlayabilir.

Hak ise tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü hak, güçlü olanın keyfine bırakılmayacak kadar değerlidir. Hukuk, güç sahibine de güçsüze de aynı ölçüyü uygulayabildiği zaman adalet gerçek anlamda var olur.

Peki, hak gücün yerine nasıl geçer?

Öncelikle toplumun adaleti kişilere değil, ilkelere bağlaması gerekir. Bu ilkelerin hangi ölçü ile ölçülendirildiği ancak İslam’ın adaleti ile mümkündür. Haklı olanın kim olduğuna makamına, servetine ya da çevresine bakarak karar verilmemelidir. Bunun yanında, haksızlık karşısında sessiz kalmayan insanların varlığı da büyük önem taşır.

Çünkü güç, çoğu zaman karşısında kimsenin durmayacağını düşündüğünde sınırlarını genişletir. Hak ise insanlar onu savunduğunda, kurumlar onu güvence altına aldığında ve toplum onu vazgeçilmez kabul ettiğinde güçlenir.

Elbette haklı olmak her zaman hemen kazanmak anlamına gelmez. Bazen haklı olanın sesi geç duyulur, bazen adalet gecikir, bazen de güçlü görünenler bir süreliğine üstünlük sağlar. Fakat geçici üstünlük ile kalıcı meşruiyet aynı şey değildir. Korkuyla elde edilen itaat, gönülden kazanılmış saygının yerini tutamaz.

Gücün en büyük sınavı, kendisinden daha zayıf olanlara nasıl davrandığıdır. Bir yöneticinin, bir kurumun ya da bir insanın gerçek büyüklüğü, kendisine itiraz edemeyenleri susturabilmesinde değil; kendisine itiraz edenlerin haklarını da koruyabilmesindedir.

Sonuçta mesele, gücü bütünüyle ortadan kaldırmak değil, onu hakkın emrine vermektir. Çünkü güç denetlenmediğinde baskıya, hak korunmadığında ise çaresizliğe dönüşebilir.

Hak, gücün yerine bir gecede geçmez. İnsanlar korkudan çok adalete güvendiğinde, makamlar hukukun üstünde görülmediğinde ve güçlü olan da hesap vermeyi kabul ettiğinde hak ettiği yeri bulur.

Ve belki de asıl soru şudur: Bir toplumda haklı olmak mı insanı güçlü kılar, yoksa güçlü olmak mı insanı haklı gösterir?

Bu sorunun cevabı, yalnızca bugünün adaletini değil, yarının nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirleyecektir.

Çünkü devletin gücü hakkı belirlemez; hak, gücün sınırını belirler.

Her daim Hak ile olabilmek dileğiyle…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.