JESDER’den iddialara ilişkin açıklama
Jeotermal Elektrik Santral Yatırımcıları Derneği (JESDER), Büyük Menderes ve Gediz havzalarındaki jeotermal santrallerin tarımsal üretime olumsuz etkileri bulunduğu yönündeki iddialara ilişkin açıklama yaptı.
Jeotermal enerjinin çevresel etkilerinin tartışılması, sorgulanması ve bilimsel çalışmalarla değerlendirilmesi son derece doğaldır. Sektörümüz de çevrenin, su kaynaklarının ve tarımsal üretimin korunmasını jeotermal kaynakların sürdürülebilir kullanımının temel şartlarından biri olarak görmektedir. Ancak kamuoyunda ciddi endişe oluşturabilecek çevresel iddiaların bilimsel olarak ortaya konulması, bu iddiaların yönteminin ve dayandığı verilerin açık, ölçülebilir ve doğrulanabilir olmasıyla mümkündür. Söz konusu yazı “Materyal ve Yöntem”, “Bulgular”, “Tartışma” ve “Sonuç” gibi akademik çalışma formatına ait başlıklarla hazırlanmış ve Büyük Menderes ile Gediz havzalarındaki jeotermal santrallerin incir, zeytin, pamuk, üzüm ve çilek üretimini olumsuz etkilediği yönünde kesin sonuçlara ulaşmıştır. Bununla birlikte kamuoyuna sunulan metinde örnekleme yapılan lokasyonlar, örnek sayıları, örnekleme tarihleri, kontrol alanları, laboratuvar analiz yöntemleri, istatistiksel değerlendirmeler ve sonuçların hangi ölçümler üzerinden elde edildiğine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yazıda çeşitli üniversite tezleri, Bakanlık raporları ve saha gözlemlerinden yararlanıldığı belirtilmesine rağmen, hangi iddianın hangi bilimsel kaynağa dayandığını ortaya koyan ayrıntılı bir kaynakça da paylaşılmamıştır.
Örneğin bazı sahalarda toprak bor seviyesinin 9 mg/kg'a ulaştığı, belirli dönemlerde nemin yüzde 70-80 seviyelerine çıktığı, bazı ürünlerde verim ve kalite kayıpları oluştuğu ve jeotermal faaliyetlerin tarımsal alanların daralmasına neden olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu değerlerin hangi noktadan, hangi tarihte, hangi yöntemle elde edildiğinin ve jeotermal santrallerle doğrudan nedensellik ilişkisinin nasıl kurulduğunun gösterilmesi gerekir. Bir bölgede toprakta bor, arsenik veya herhangi bir ağır metal tespit edilmesi tek başına bu maddenin bir jeotermal elektrik santralinden kaynaklandığını göstermeye yetmez. Bunun ortaya konulabilmesi için bölgenin doğal jeolojik yapısı, yeraltı ve yüzey suyu hidrojeokimyası, tarımsal girdiler, sulama kaynakları, sanayi ve yerleşim kaynaklı kirlilikler ile jeotermal akışkanın kimyasal karakterinin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Kaynak tayini yapılmadan yalnızca belirli elementlerin varlığından hareketle bunların bir sektöre atfedilmesi bilimsel açıdan ihtiyatla ele alınmalıdır.
Aynı şekilde tarımsal verimde meydana gelen değişimlerin değerlendirilmesi de tek değişkene indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır. Yağış, sıcaklık, bağıl nem, sulama rejimi, toprak özellikleri, hastalık ve zararlılar, kullanılan tarımsal girdiler, çeşit farklılıkları ve üretim teknikleri gibi çok sayıda faktör ürün verimini ve kalitesini doğrudan etkileyebilmektedir. Jeotermal faaliyetlerin bu değişkenlerden ayrıştırılarak etkisinin ortaya konulması ancak uzun dönemli, karşılaştırmalı ve çok disiplinli saha çalışmalarıyla mümkündür.
Bu nedenle jeotermal enerjinin tarım üzerindeki etkilerini değerlendirecek bir araştırmanın, ziraat mühendisliği, hidrojeoloji, jeokimya, çevre mühendisliği ve gerektiğinde halk sağlığı gibi farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalıştığı bir yöntemle yürütülmesinin daha sağlıklı sonuçlar vereceği kanaatindeyiz. Bir araştırmacının mesleki unvanından bağımsız olarak önemli olan, ortaya konulan sonucun kullanılan yöntem ve verilerle bilimsel olarak doğrulanabilir olmasıdır.
Jeotermal elektrik santrallerinin çalışma prensiplerinin de değerlendirmelerde dikkate alınması gerekmektedir. Her jeotermal saha aynı akışkan kimyasına sahip olmadığı gibi, her santral de aynı rezervuar, proses ve işletme koşullarına sahip değildir. Bir sahadan elde edilen sonucun farklı jeolojik ve hidrojeokimyasal özelliklere sahip bütün santrallere veya iki büyük havzanın tamamına genellenmesi bilimsel açıdan ciddi bir metodolojik yaklaşım gerektirir.
Diğer taraftan Türkiye'deki jeotermal faaliyetler mevzuattan bağımsız şekilde yürütülen faaliyetler değildir. İşletmeler, 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu, ilgili uygulama yönetmeliği, çevre mevzuatı, ÇED süreçleri ve tesislere özgü izin ve yükümlülüklere tabidir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın kamuoyuna açıkladığı bilgilere göre jeotermal sistemin ve çevrenin korunmasına yönelik tedbirler ile reenjeksiyon ve deşarj uygulamalarının teknik kurallara ve çevre mevzuatına uygunluğu ilgili idareler tarafından denetlenmektedir. Dolayısıyla herhangi bir tesisin mevzuata aykırı deşarj yaptığına, çevreye zarar verdiğine veya yükümlülüklerini yerine getirmediğine ilişkin somut bir tespit bulunması halinde yapılması gereken, bu tespitin ölçüm sonuçları ve teknik belgelerle birlikte yetkili kamu kurumlarına iletilmesidir. Hukuka ve çevre mevzuatına aykırı faaliyette bulunan bir işletmenin yaptırıma tabi tutulmasına sektör olarak herhangi bir itirazımız bulunmamaktadır. Aksine mevzuata uygun faaliyet gösteren işletmeler ile yükümlülüklerini ihlal eden işletmelerin birbirinden ayrılması hem sektörün güvenilirliği hem de bölge halkının haklarının korunması açısından önemlidir.
Söz konusu yazıda “zorunlu re-enjeksiyon sistemi uygulanmalı” şeklinde bir öneriye de yer verilmiştir. Oysa reenjeksiyon jeotermal kaynakların sürdürülebilir işletilmesinin temel unsurlarından biri olarak mevcut mevzuat içerisinde zaten düzenlenmiş ve denetime tabi tutulmuştur. Bu nedenle mevcut mevzuatta bulunan bir yükümlülüğün hiç mevcut değilmiş gibi kamuoyuna sunulması, jeotermal santrallerin çalışma ve denetim sistemi konusunda eksik bir algıya yol açabilmektedir. JESDER olarak jeotermal sektörünün bilimsel eleştiriye kapalı olması gerektiğini düşünmüyoruz. Tam tersine, jeotermal kaynakların çevreyle, tarımla ve bölge halkıyla uyumlu şekilde işletilmesi için bilimsel araştırmaları son derece değerli görüyoruz. Ancak aynı hassasiyetin, jeotermal enerji hakkında yapılan değerlendirmelerde de gösterilmesini beklediğimizi vurgulamak isteriz.
Teknik ve Bilimsel Hesaplamalarla İddiaların Çürütülmesi
Atmosferik Nem Artışı İddiası ve Termodinamik Gerçekler
İddia edilen %70–80 bağıl nem artışının jeotermal santrallerden kaynaklandığı yönündeki beyanlar termodinamik ve meteorolojik hesaplamalarla örtüşmemektedir. Bölgedeki atmosferik nem dengesine etki eden temel kaynaklar karşılaştırmalı olarak hesaplanmıştır:
● Bölgedeki Baraj Gölleri: Kemer, Çine Adnan Menderes, İkizdere ve çevre göletlerin toplam su yüzey alanı yaklaşık 35 km²'dir. Yaz aylarında günlük buharlaşma miktarı yaklaşık 315.000 m³/gün (315 bin ton/gün) seviyesindedir.
● Büyük Menderes Nehir Yatağı: Aydın sınırları içinde yaklaşık 200 km uzunluk ve 35 m ortalama genişliğe sahip nehir yüzey alanı 7 km² olup günlük buharlaşma yaklaşık 56.000 m³/gün (56 bin ton/gün)'dür.
● Tarımsal Sulama ve Evapotranspirasyon (Bitki Terlemesi): Aydın Ovası'nda aktif sulanan yaklaşık 180.000 hektar (1.800 km²) tarım alanında yazlık ortalama evapotranspirasyon (ET₀ = 6,5 mm/gün) neticesinde atmosfere salınan su buharı 11.700.000 m³/gün (11,7 milyon ton/gün)'dür.

Sonuç: Tarımsal sulama sonucu atmosfere salınan su buharı miktarı baraj buharlaşmasından 37 kat, nehir buharlaşmasından 200 kattan fazla olup, JES soğutma kulelerinin buharlaşması ise binde mertebelerde kalmaktadır. Havza ölçeğindeki nem artışını JES'lere bağlamak iklimsel ve termodinamik gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Bor ve Ağır Metal Birikimi İddiası ve Hidrojeokimyasal Gerçekler
Toprakta tespit edilen 9 mg/kg bor seviyesinin JES kaynaklı olduğu iddiası bilimsel temelden yoksundur:
● Doğal Jeolojik Arka Plan (Geogenic Baseline): Büyük Menderes ve Gediz grabenleri, tektonik ve jeolojik yapısı gereği (metamorfik kayaçlar) doğal olarak yüksek bor mineralizasyonuna sahiptir. JES kurulmadan önce de bölgedeki doğal kaynak ve yeraltı sularında yüksek bor tespit edilmiştir.
● Girdilerin Isolatörü ve Nedensellik: Topraktaki bor birikiminin ana nedenleri arasında yıllardır süregelen aşırı ve kontrolsüz yeraltı suyu kullanımı, tarımsal gübre girdileri ve nehir kirliliği yer almaktadır. Kapalı devre çalışan bir santralin toprağa bor bırakması fiziksel olarak imkansızdır.
Çilek ve Sulama Suyu Deneyleri İddiası
Yazıda geçen “%50 jeotermal su kullanımında çileklerin kuruması” tespiti, JES işletmeciliğiyle tamamen ilgisizdir:
● Kapalı Devre (Re-Enjeksiyon) Akışı: Modern santrallerde jeotermal akışkan yerüstündeki hiçbir tarım toprağı veya sulama kanalıyla temas etmez. Üretim kuyusundan çekilen akışkan, kapalı boru devrelerinde ısısı alındıktan sonra %100 re-enjeksiyon ile 1000–3000 metre derindeki rezervuara geri basılır.
● Deneysel olarak jeotermal kaynağı sulama suyuna karıştırmak sahadaki JES uygulamalarını temsil etmez. Mevzuata aykırı deşarj yapılması zaten yasal olarak suçtur ve yaptırıma tabidir.
Gaz Emisyonları (H2S, SO2) ve Asit Yağmurları İddiası
Jeotermal santrallerin gaz emisyonlarının asit yağmuru ve yaprak yanıklarına yol açtığı iddiası ölçüm verileriyle çelişmektedir:
● Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın sürekli emisyon ve hava kalitesi izleme istasyonları verilerine göre JES bölgelerindeki SO2 ve H2S değerleri Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği sınır değerlerinin altındadır.
● Bölgedeki asidik reaksiyonlar ve yaprak yanıkları, fosil yakıtlı teshin/sanayi tesisleri, yoğun motorlu taşıt trafiği ve meteorolojik kuraklık stresi gibi faktörlerden izole edilmeden JES'lere atfedilemez.
Arazi Kaybı ve JES Kurulum Alanı İddiası
JES'lerin tarım alanlarını daralttığı iddiası sayısal gerçeklerle çelişmektedir:
● Büyük Menderes ve Gediz Havzalarındaki tüm JES santral binaları ve kuyu lokasyonlarının kapladığı toplam alan, havzadaki toplam 180.000 hektarlık sulanabilir tarım arazisinin %0,05'inden (binde 0,5) azdır.
● Tüm tesisler Tarım ve Orman Bakanlığı'nın Tarım Dışı Kullanım İzinleri ve ÇED süreçleri doğrultusunda ruhsatlandırılmaktadır.
Büyük Menderes ve Gediz havzaları hem Türkiye'nin en değerli tarım alanlarından hem de dünyanın önemli jeotermal kaynak bölgelerindendir. Bu iki değeri birbirinin alternatifi veya karşıtı olarak konumlandırmak yerine, tarımsal üretimin korunması ile yerli ve yenilenebilir enerji üretiminin bilim ve teknoloji temelinde birlikte sürdürülebileceği bir yaklaşım geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.