Kerbeladan Kapitalizme: Sermayenin Saltanatı
Kerbela’yı sadece tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir hadise olarak görenler, onun ne anlattığını tam olarak kavrayamamışlardır. Kerbela, dün olduğu gibi bugün de devam eden bir mücadelenin adıdır. Bu mücadele, hak ile güç, adalet ile çıkar, insan onuru ile tahakküm, ilim ile cehalet, ümmet olma ile asabiyet (milliyetçilik) arasındaki mücadeledir.
Çoğu insan Yezid'i bir şahıs olarak hatırlar. Oysa Yezid, aynı zamanda bir zihniyettir. Hakikati kendi çıkarlarına göre eğip büken, insanı hedef değil araç olarak gören, gücü adaletin önüne koyan her yapı bu zihniyetin bir yansımasıdır.
Bugün o zihniyet sırça saraylarda değil; borsalarda, çok uluslu şirketlerin yönetim kurullarında, küresel finans merkezlerinde ve tüketim kültürünün görünmez ağlarında yaşamaya devam ediyor.
Modern kapitalizm insanlığa refah vaat etti. Ancak ortaya çıkan tabloya baktığımızda, dünyanın servetinin küçük bir azınlığın elinde toplandığını, milyarlarca insanın ise hayatını borç yükü altında sürdürdüğünü görüyoruz. Bir avuç insanın serveti birçok ülkenin bütçesini aşarken, milyonlarca emekçi dünyanın herhangi bir yerinde ay sonunu getirme mücadelesi veriyor.
Kapitalizm, insanı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Fakat gerçekte insanı tüketim zincirlerine bağlayarak yeni bağımlılıklar üretiyor. İnsan artık yalnızca çalışan değil; aynı zamanda sürekli satın alan, sürekli borçlanan ve sürekli daha fazlasını istemeye zorlanan bir varlığa dönüştürülüyor.
Kerbela’da susuz bırakılan bedenler vardı. Bugün ise manevi olarak susuz bırakılan toplumlar var. Reklamlarla kuşatılmış, tüketimle uyuşturulmuş ve başarıyı yalnızca servetle ölçmeye şartlandırılmış nesiller yetişiyor. İnsan ruhunun açlığı, alışveriş merkezlerinin ışıklarıyla gizlenmeye çalışılıyor.
Bugün de sorgulanması gereken yalnızca bireysel zenginlikler değil, zenginliği kutsallaştıran sistemdir. Çünkü kapitalizmin en büyük başarısı, insanlara eşitsizliği doğal göstermesidir. Birkaç kişinin milyarlar kazanmasını başarı hikâyesi olarak sunarken, milyonlarca insanın yoksulluğunu kişisel başarısızlık gibi göstermektedir.
Hz. Hüseyin'in karşı çıktığı şey yalnızca bir yönetici değildi; adaleti yok sayan bir düzen anlayışıydı. İnsan değeri servetle ölçülmez. Hakikat çoğunlukla değil, adaletle belirlenir. Vahyin sesi bize sayısal çokluğun kazanma ölçüsü olmadığını beyan eder. Asıl kazanmanın mutlak otorite ve hüküm sahibi olan Allah’a dayanıp güvenmek olduğunu çokça hatırlatarak tekrar eder. Zira Güçlü olmak haklı olmak anlamına gelmez.
Bugünün dünyasında şirketlerin ciroları bazı devletlerin ekonomik büyüklüğünü aşmış durumda. Sermaye sınır tanımıyor; ancak vicdan çoğu zaman şirket raporlarında yer bulamıyor. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerin sömürülmesi, ekin ve nesillerin ifsat edilmesi, çevre felaketleri, sömürülen işçiler, çocuk emeği, açlık ve savaşlardan elde edilen kazançlar modern dünyanın görmezden geldiği Kerbela manzaralarıdır.
Kerbela bize şunu öğretir: Zulüm sadece kılıçla yapılmaz. Bazen banka hesaplarıyla, bazen piyasa kurallarıyla, bazen de insanı rakamlardan ibaret gören ekonomik modellerle gerçekleşir.
Bu yüzden Kerbela’yı anmak sadece gözyaşı dökmek değildir. Kerbela’yı anlamak, hangi çağda yaşarsak yaşayalım gücün karşısında adaleti, sermayenin karşısında insan onurunu ve çıkarın karşısında vicdanı savunabilmektir.
Çünkü mesele hâlâ aynıdır: Bir tarafta insanı yücelten değerler, diğer tarafta insanı tüketen düzenler vardır. Kerbela bitmemiştir; sadece aktörleri değişmiştir.
Kerbela’da Hz. Hüseyin’in ve şehit olanların ameli; tıpkı Hicret misali İslam’ın bir bütün olarak hayata hakim olması için yapılan büyük ve onurlu bir amel/eylemdir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.